24 Haziran 2009 Çarşamba

çocuk emzirmenin püf noktaları

DSÖ (Dünya Sağlık Örgütü) ve ÜNİCEF, be­beklerin yaşamının ilk 4 ayında mümkünse 6 ayında, su dahi almaksızın anne sütü ile beslen­mesini önermektedir. Bebeğin tüm biyolojik ge­reksinimleri için en iyi ve eksiksiz besin, Anne sütüdür. Bebeğin sağlıklı gelişmesini, büyümesi­ni ve hastalıklardan korunmasını sağlar. Emzir­me, bebeğinizle sizin arasında sağladığı yakın te­mas nedeniyle özel bir bağ oluşmasına neden olur. Bebeğiniz doğduktan sonra ilk yarım saat içinde, sütünüzün gelmesini beklemeden ve ke­sinlikle şekerli su vermeden, mutlaka onu emzir­melisiniz. İlk 48 saat içinde sık emzirmek, sütün yeterliliği açısından önem taşır .Çünkü sık emzir­meye bağlı olarak süt salgısında artık olacaktır. Bu nedenle, sütünüz henüz gelmemiş bile olsa, sık emzirmeye devam edin.

Kolostorun adı verilen ilk süt, protein bakımın dan oldukça zengindir ve içinde bebeği bulaşıcı hastalıklardan koruyacak bol miktarda antikor taşımaktadır. Kıvamı koyu ve sarımsı bir rengi olan kolostrum, sonraki birkaç gün içinde nor­mal anne sütüne dönüşecektir.

Kolostrum sıvısı, hamileliğinizin yedinci ayın­dan sonra sağlıyabilir. Bu aylarda dış altında memenin ayla kısmına (meme başı etrafında bu­lunan koyu renkli kısım), baş ve işaret parmak­larıyla yapılacak kısa masajlar, süt kanallarının açılmasına yardımcı olabilir.

Bebeğinizi emzirmeden önce ellerinizi yıkayın. Yeni kaynatılmış ılık suya batırdığınız pamukla meme başlarınızı silin. Bebeğinizi mümkün ol­duğu kadar dik bir pozisyonda kucağınızı alın. Meme başınızı bebeğin yanağına değdirerek onun içgüdüsel olarak memenize yönelmesini sağlayın. Bebeğinizin, meme başını çevresindeki meme başını çevresindeki koyu renkli kısımla (ayla) birlikte ağzına almasını sağlayın. Böylece, bebek bu kısma dudaklarıyla bastırdıkça meme başından süt gelir. Sadece meme ucunu emerse yeterli süt alamayacaktır.

Sakın grip olmayın

Size 1,5 ile 5 gün arasında zaman kaybettiriyor…

İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Viroloji ve İmmünoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Selim Badur, grip nedeniyle oluşan iş günü kaybının 1,5 ile 4,9 gün arasında değiştiğini, kayıpların toplum açısından büyük maliyetler yarattığını bildirdi.

Prof. Dr. Badur, yaptığı yazılı açıklamada, son 15 yıldır özellikle çocuklarda ve risk gruplarındaki kişilerde oluşturduğu olumsuzluklar üzerinde durulan gribin, son yıllarda çalışan kesim üzerindeki olumsuzluklarının da irdelenmeye başlandığını belirtti.

Son 13 yılın bilimsel makale taramalarının, gribin maliyetinin Almanya ve Fransa’da yılda 10-15 milyar dolara kadar yükseldiğini gösterdiğini ifade eden Prof. Dr. Badur, iş yerlerinde gribal enfeksiyonlara karşı mücadele etmenin ve salgın öncesinde gerekli tedbirleri almanın iş dünyası açısından hayati önem taşıdığını vurguladı.

Avrupa Grip Gözlem Komitesi (EISS) ile Avrupa Hastalıktan Korunma ve Kontrol Merkezi’nin (ECDC) 2008 yılı başında Avrupa’daki grip dalgası konusunda kamuoyunu bilgilendirdiğini ve gerekli önlemlerin alınması konusunda uyarıda bulunduğunu anımsatan Prof. Dr. Badur, Birleşmiş Milletler (BM) ve Dünya Bankası’nın da yayımladıkları raporda, grip ve kuş gribi konusunda uyarılarını tekrarladığını ifade etti.

Son 15 yılda, en fazla küçük çocuklarda etkili olan mevsimsel gribin, artık ciddi biçimde çalışan yetişkinler üzerinde olumsuz etkiler yarattığını ve iş gücü kayıplarına yol açtığını belirten Prof. Dr. Badur, şunları kaydetti:

”Gribin 3-4 günlük akut dönemini atlattıktan sonra işe dönen çalışanların performansı yüzde 80 düşüyor, tam olarak iyileşmeleri ise 1-2 haftayı buluyor. İş gücü kayıpları sadece yetişkinlerin kendi hastalığından kaynaklanmıyor, grip olan çocuklarına bakmak için evde kalan yetişkinlerin iş günü kayıpları da 7 güne kadar çıkıyor. Çocukları ile ilgilenmek zorunda kalan yetişkinler, iş yerine gelseler bile uykusuz oldukları için iyi bir performans gösteremiyor. Grip nedeniyle oluşan iş günü kaybı 1,5 ile 4,9 gün arasında değişiyor. İş günü kaybı ve hastalık sonrası işe dönen kişilerin düşük kapasiteyle çalışmaya devam etmelerinden doğan üretim kayıpları, toplum açısından büyük maliyetler yaratıyor.”

Gripten korunma ve aynı zamanda grip tedavisinin birçok etkili yöntemi olduğunu belirten Prof. Dr. Badur, açıklamasında, ”Gribin toplum üzerindeki ekonomik yükünü azaltmak için bu yöntemlerden faydalanılmalıdır. Özellikle toplu grip salgını ihtimalinin bulunduğu iş yerlerinde gerekli önlemleri almak, iş yeri sahibinin sorumluluğu olmalıdır. Bu bilinçle hareket etmek, iş yerlerindeki bu kayıpları da minimuma indirebilecek, diğer yandan da toplum sağlığı anlamında olumlu bir adım atılabilecektir” ifadesine yer verdi.

AA

http://www.haberturk.com/haber.asp?id=118983&cat=220&dt=2009/01/04

Yeni hastalığımız:Fibromiyalaji

“Her tarafım ağrıyor”, “Sabah uyanamıyorum”, “Sürekli yorgunum” diyorsanız, okuyun…

Çağın hastalığı ‘fibromiyalji’ dünyada yaşanan ekonomik krizle birlikte tetiklendi! ‘Her tarafım ağrıyor’, ‘sabahları uyanamıyorum’, ‘sürekli yorgunum’ diyenlerin sayısı ekonomik krizden sonra arttı. Özellikle kariyer kadınının muzdarip olduğu ve ‘orta yaş’ hastalığı olarak bilinen fibromiyaljiklerin arasına ‘gençler’ de katıldı

Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Aynur Özenir Başol; çağın hastalığı haline gelen ve ekonomik krizle birlikte artış gösteren kronik ağrı sendromu fibromiyalji hakkında şu bilgileri verdi:

Fibromiyalji nedir?
Yaşam kalitesini ciddi derecede bozan fibromiyalji; tükenmişlik sendromu, kronik ağrı sendromu veya kronik yorgunluk sendromu olarak tanımlanabilir. Yaygın kas ağrıları, baş ağrısı, yorgunluk, bitkinlik, halsizlik, uyku düzensizlikleri ve bazen de spastik kolit dediğimiz tuvalete çıkma problemlerinin eşlik ettiği kronik bir hastalıktır.

KALPLE YARIŞIYOR!
Günlük hayatı nasıl etkiler?

Kişilerde iş kalitesini düşürür, dikkat ve algılamayı azaltır. Yaşam keyfinizi etkilediği için motivasyonu ve verimliliği düşürür. Amerika’da yapılan istatistiklerde; iş gücü kaybına yol açtığı için, maliyeti en yüksek hastalıklar sıralamasında, kalp hastalıklarının ardından ikinci sırada yer aldığı belirlenmiştir. Yani ekonomiyi, iş hayatını ve gündelik yaşamı olumsuz etkileyen fibromiyalji için ‘çağın hastalığı’ diyebiliriz.

En çok kimlerde görülür?
Kadınlarda ve genç erişkin grupta çok sık görülür. Özellikle menopoz döneminde artış kaydediyor.

MÜKEMMELİYETÇİLER VE İŞKOLİKLER DİKKAT!
Neden daha çok kadınlarda görülüyor?

Kadınlarda değişen hormonal sistemlerin (adet dönemleri, menopoz) ortaya çıkardığı stres ve kaygı, baş edilmesi güç durumlara neden oluyor. Bu durum, hastalığın tekrarlamasında ve yerleşmesinde uygun zemin hazırlıyor. Kadınlarda menopoz ve stresin hastalık üzerindeki etkinliğini vurgulayan kortzol hormon çalışmaları da bunu desteklemektedir.

Kadınların adet dönemleri, menopoz ve hormonal dengelerdeki değişiklikler gibi fizyolojik etkenlere ek olarak; spor alışkanlığının olmayışı, evde vücutlarına fazla yüklenmeleri, aşırı temizlik yapmaları ya da sık sık ev eşyalarının yerlerini değiştirmeleri gibi etkenler fibromiyaljiye zemin hazırlıyor. Ayrıca soğuk-sıcak farkına maruz kalmak gibi çevresel etkenler de fibromiyaljinin nedenleri arasında sayılabiliyor.

Fibromiyaljinin nedeni nedir?
Nedeni tam olarak bilinmiyor. Daha çok hassas yapılı ve her şeyden çabuk etkilenen kişilik yapısındakilerde görülüyor. Mükemmeliyetçiler, işkolikler ve uygun olmayan çevresel faktörlerin olduğu ortamlarda çalışanlar (mimarlar, diş hekimleri, ofiste masa başı işi yapanlar, borsacılar, gazeteciler…) bu grubun içinde değerlendirilebilir.

GENÇLER DE FİBROMİYALJİK OLDU
Son dönemde bir artış var mı?

Fibromiyaljide son dönemde bir artış gözleniyor. Çünkü ekonomik krizle birlikte hayat standardımızı korumak için çalışma tempomuzu artırdık; artık neredeyse iki katı çalışıyoruz ve yoruluyoruz. Alışılan iş ortamını, hayat şartlarını kaybetmek de hastalığı tetikliyor. Günümüz koşullarında; kriz ortamında, her evden bir kişinin işini kaybettiği, yarı maaşla günlük yaşamı devam ettirebilme gibi kaygılara sahip olduğumuz bugünlerde, yorgunluk ve stresle birlikte bu hastalığın artış göstereceği de aşikardır.

Öte yandan son dönemde hastalık yaşı daha genç gruba da kaydı. Bunda; genç erişkin dediğimiz meslek okulu ya da üniversite bitirmiş, iş beklentisindeki gençlerin bu beklentilerinin gerçekleşmemesi ve gelecek kaygısı da etkili oluyor.

Ayrıca etrafımızdaki kişilerde sürekli işsiz kalma kaygısının yarattığı stres bizi de etkiliyor. Çalışma koşullarının ağırlığı, günlük yaşamın getirdiği zorlukların yol açtığı stresle tetiklenen hastalık; kişi koşulları değiştiremediğinde iyice durum kısır döngüye dönüşüyor ve iyileşmesi giderek zorlaşıyor. Çünkü stresle birlikte sürekli kasılan kişide, bir süre sonra kasın kasılma ve gevşeme kabiliyeti ortadan kalkıyor; sürekli kasılmış adeleye bağlı oluşan ağrı da kronik ağrı sendromuna neden oluyor.
Aynı zamanda nemli hava, soğuk, yorgunluk ve stres; iyileşme gösteren kişide, hastalığın tekrarlamasına da yol açıyor.

ÜÇ AYDIR ‘YORGUN’SANIZ DOKTORA GİDİN
Hastalık belirtileri nelerdir?

Hasta, ağrının bir yerden başlayıp bütün vücuduna yayıldığını ifade eder. Ağrı; yanıcı, sızlayıcı olarak tarif edilir. Uyku bozukluğu; çok uyuma, bazen uykusuzluk sonuçta derin olmayan ve dinlendirmeyen uykuyla birlikte kişinin duygu durumu bozulur. Yanıcı ağrılara bazen dengesizlik hissi, karın ağrısı ve tuvalete çıkma alışkanlıklarında değişiklik gibi şikayetler de eşlik eder.

Tanı nasıl konulur?
Bir hastaya fibromiyalji teşhisi koymak için; üç ay şikayetlerin ve belirtilerin devam etmesi gerekir. En az 12 noktada (ensede baş-boyun geçiş noktası, önde iman tahtasının yanı, omuz başları, dirsek dış yüzü, kürek kemiğinin iç yüzleri, bel kalça geçiş noktası, kalçada dış yan dış, diz iç kısımları vb.) ağrıya hassas olunması temel şarttır. Hastanın şikayetlerinin ve hikayesinin yanı sıra yapılacak tetkiklerle tanı konulur. Sık sık başka hastalıklarla karıştırılan fibromiyaljide, bu karışıklığı önlemek için yapılacak tetkikler büyük önem taşır.

Hangi doktora gitmek gerekir?
Fibromiyalji hastaları teşhis için romatoloji uzmanına, tedavi içinse fizik tedavi ünitelerine başvurmalı. Ancak komplike bir hastalık olduğu için tedavisinde birçok branştan destek alınabilir. Fizik tedavi ve rehabilitasyon uzman hekiminin başkanlığında; psikolog, iş-uğraşı terapisti ve fizyoterapistten yardım alınır. Gerekli olduğunda diğer branş hekimlerinden konsültasyon desteği alınır ve tedavi multidisipliner şekilde yönlendirilir.

PATRONA DA İŞ DÜŞÜYOR!
Nasıl tedavi edilir?

Fizik tedavi, egzersiz, ilaç tedavisi büyük yarar sağlıyor. Ancak şikayetlerin durumuna göre çeşitli tedavi yöntemleri uygulanabilir. Örneğin; hastalardaki ruhsal dengesizlikler; asabi olmak, günlük problemleri çözmede güçlük, tahammülsüzlük ve hüzünlü ruh halinden, depresyona kadar ilerleyebilir. Bu sebeple tedavilerinde ruhsal durumunu düzenleyen ilaçlar kullanılır.

Hastalarda eşlik eden diğer bulgular arasında; kabızlık-ishal -karın ağrıları gibi irritabl barsak sendromu dediğimiz bulguların yanı sıra, sık idrara çıkma ve cinsel tatminsizlik ile isteksizlik de sayılabilir. Bu şikayetlerin varlığında, fizik tedavi doktorunun dışında, başka ilgili hekimlerden destek istenebilir.
Kas ağrıları için enjeksiyon tedavilerinden (nöralterapi) yarar gören hastada iyileşme durumunun uzun süreli olması için spor önerilebilir. Germe ve aerobik egzersizleri programa alınabilir, stresi de kontrol ettiği için yoga ya da tai-bo önerilebilir. Tedavi boyunca haftada üç gün-kırkbeş dakika yüzmesi de tedavinin başarı oranını artırır.

Fibromiyalji hastalarının yüzde 50’sinde tükenmişlik duygusu, baş etme güçlüğü ve dayanıklılıkta azalma vardır. Bu bulgularda ailenin ve iş çevresinin tedavi sürecinde destek olması gerekir. Aile, hastanın stresini azaltması ya da daha az yorulması konusunda; işverenler ise iş saatlerinin kişiyi daha az zorlayıcı şekilde düzenlenmesi ya da uygun iş pozisyonunun ayarlanması gibi konularda destek olabilir.

KENDİNİZE UYGUN HOBİ VE SPORU KEŞFEDİN
Fibromiyaljik olmamak için ne gibi önlemler alabiliriz?

• Hava koşullarına uygun giyinme
• Havasız ortamlardan kaçınma
• Hava akımları arasında kalmama
• Sigaralı ortamlarda bulunmama
• Stresten kaçınma, stresle mücadele yollarını öğrenme
• Kendisiyle barışık yaşayabilmesi için gerekirse psikolog desteği almak
• Sağlıklı beslenme
• İş-dinlenme saatlerini uygun ayarlama
• Çalışma ortamını düzenlemek: Ergonomik koltuk, uygun yükseklikte masa, göz hizasında bilgisayar monitörü, dirseğin-kolun düşmesini engelleyen klavye gibi.
• Kendine uygun, gerçekten severek yapacakları ve relaks olabilecekleri hobiler edinmek
• Kendine uygun sporu yapma
• Yoga, yüzme, thai-chi ve tai-bo gibi ruh ve vücut bütünlüğü getiren aktiviteler yapmak

kirli tuvaletler tehlike saçıyor

Çocuklarda görülen kabızlık sorunun en önemli nedeni olduğu açıklandı.

Öğrenci çağındaki çocuklarda sıklıkla görülen kabızlığın en önemli etkenlerinden birisinin kirli tuvaletler olduğu bildirildi.

Uzmanlar kabızlığa tıbbi nedenlerin etkisinin çok az olduğunu, yapılan araştırmalarda çocukların yüzde 96’sının fonksiyonel nedenlerden dolayı kabız oldukları ortaya çıktı. Öğrenci çağındaki çocuklarda yapılan araştırmalarda, çocukların kirli tuvaletlere girmeme yönünde eğilimi olduğu ve bu nedenden dolayı kabızlığın ortaya çıkabileceği vurgulandı.

82. Yıl Devlet Hastanesi Başhekimi Çocuk Hastalıkları Uzmanı Murtaza Yetiş, “Çocukların çok küçük bir bölümünde kabızlık organik nedenlere bağlıdır. Yapılan araştırmalarda çocukların büyük bir çoğunluğunda kabızlığın fonksiyonel olduğu belirlenmiştir. Fonksiyonel kabızlık dışkılamadan hoşnutsuz olan ve istemli olarak kakasını tutan çocuklarda görülür. Tuvalet eğitiminin yetersizliği, diyetteki değişiklikler, stres, tuvaletten hoşlanmama gibi nedenler buna neden olabilir” dedi.

Kabızlığı bulunan çocuklarda düzenli dışkılaşmayı sağlayacak koşulların oluşturulması gerektiğine dikkat çeken Yetiş, “Çocuk eğitilmeli, düzenli dışkılaması ödüllendirilmeli, tuvalete gitmemesine sebep olan etken (kirli tuvalet gibi) ortadan kaldırılmalıdır. Acele etmeden her yemekten sonra tuvalete gitmesi sağlanmalıdır. Ödüllendirme yoluyla her yemekten sonra ve gece yatmadan olmak üzere toplam 3-4 kez tuvalete gitmelidir. Okul çağı çocuklarında günde en az 2 kez tuvalete gitme sağlanmalıdır.

Motivasyon için çocuk psikiyatrisinden ya da psikologdan yardım istenebilir. Bu aşamayla birlikte medikal yaklaşım sağlamak üzere çocuk hekiminin yardımı alınmalıdır” şeklinde konuştu.

Cihan

http://haberturk.com/haber.asp?id=139227&cat=220&dt=2009/04/07

Kenelere karşı yeni yöntem

Bu yıl hastaların üzerinde denenecek…

Hıfzıssıhha Merkezi Bakanı Doç. Dr. Mustafa Ertek, kene ısırığının neden olduğu Kırım Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) hastalığına karşı serum ve aşı üretimi konusunda ciddi çalışmalar yaptıklarını söyledi. Doç. Dr. Ertek, “Daha önce KKKA hastalığını geçirmiş ve kanlarında bağışıklığı olanlardan bir takım serumlar alındı. Kanlarında antikor olan donörlerden 4 şehirde serum toplandı. Bunları birkaç hastanede hastalar üzerinde deneyeceğiz” dedi.
Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Prof. Dr. Nihat Tosun başkanlığındaki bakanlık bürokratları ve bilim adamları, Hekimevi’nde düzenledikleri ortak basın toplantısında kene ısırığı ile ortaya çıkan Kırım Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) hastalığı konusunda açıklamalarda bulundu.

-KENEYE KARŞI AŞI DA YOLDA-
Hıfzıssıhha Merkezi Bakanı Doç. Dr. Mustafa Ertek, daha önce KKKA hastalığına yakalananların kanlarından 4 şehirde yaşayan donörlerden toplanan kan örnekleri ile KKKA’ya karşı serum geliştirmek için kolları sıvadıklarını belirterek, 3-4 ay içinde olumlu sonuç almaları halinde üretime devam edeceklerini bildirdi. Ertek, bununla birlikte tetenoz, difteri ve akrep sokmalarına karşı kullanılan at kaynaklı serumun KKKA hastalığına karşı da kullanılması için test çalışmalarının sürdüğünü ifade ederek, “TÜBİTAK ile ortak bir projemiz kapsamında KKKA aşı üretmeyi planlıyoruz. Bu aşının insandan önce 2 memeli hayvanda denenmesi gerekiyor. 2-3 yıl içinde KKKA aşısı üretmeyi hedefliyoruz” diye konuştu.

-“KENEYİ KENDİNİZ DE ÇIKARABİLİRİSİNİZ”-
Sağlık Bakanlığı Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Ali Torunoğlu ise, geçtiğimiz yıl kene ısırığı sonucu 1315 vakanın görüldüğünü ve 63 kişinin hayatını kaybettiğini söyledi.
Torunoğlu, bu yıl için henüz resmi olarak bildirilmiş KKKA vakasının bulunmadığını ifade ederek, “Geçen yıl 285 bin kişi kene yapışması veya ısırması şikayetleriyle sağlık kuruluşlarına başvurdu. 5 bin kişiden kan aldık ve bin 315’inde vaka tespit edildi” dedi.

Torunoğlu, insanların keneyi kendi imkanlarıyla çıkarabileceğini ancak bunu yaparken çok dikkat edilmesi gerektiğini vurgulayarak, “Keneyi çıkardıktan sonra kendinizi çok izleyin. Ateş, kanama gibi herhangi semptomda mutlaka sağlık kuruluşuna başvurun” diye konuştu.

Kafkas Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Zati Vatansever da, kene ile ilgili sağlık muhabirlerine görsel bir sunum gerçekleştirdi. Vatansever, kenelerin sırtlarında barındığı koyun, keçi ve ineklerin etlerinin yenilmesinde sağlık açısından bir sorun bulunmadığını kaydetti.

Şehirlerde KKKA riskinin olmadığını, metropollerde yaşayanların gereksiz gere paniğe kapılmaması gerektiğinin altını çizen Vatansever, “Kene vücuda tutunsa bile 6-12 saat içinde çıkarılması halinde sorun olmayacaktır. Şehirlerdeki insanların hiç korkuya yapılmaması gerekir. Riskli bölgelerde yaşayanlar için söylüyorum, keneyi kendiniz de çıkarabilirsiniz, yapamıyorsanız doktora gidin. Zaten Türkiye’de en iyi kene çıkaranlar köylülerdir; ancak zaman zaman yanlış yöntemler kullanabiliyorlar” diye konuştu.

Numune Hastanesi Enfeksiyon Kliniği Şefi Prof. Dr. Hürrem Bodur ise KKKA, ateşi ile ilgili en iyi kayıtların tutulduğu ülkenin Türkiye olduğunu vurguladı ve vakalardaki ölüm oranının yüzde 5’lerde seyrettiğini söyledi.

-“1200 KÖYDE 600 BİN KİŞİ EĞİTİLDİ”-
Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Prof. Dr. Nihat Tosun, kene konusunda basına önemli görevler düştüğüne dikkat çekerek, “İnsanları panik havasına sokacak, psikolojisini bozacak haberler yapmayın” ricasında bulundu.
Sağlık Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Uzm. Dr. Turan Buzgan ise, Türkiye’de kene konusunda bin 200 bölgenin risk altında bulunduğunu anlatarak, bu bölgedeki 150 bin hanede yaşayan 600 bin kişinin eğitildiğini belirtti. Buzgan, “Sağlık ekiplerimiz yanlarına köy muhtarı ve köy öğretmenlerini de alıp bu köyleri ziyaret ederek bilgilendirme yapıyor.
KKKA konusunda broşürler dağıtıyoruz, keneye karşı kullanılan ürünleri ücretsiz dağıtıyoruz” diye konuştu.

ANKA

http://www.haberturk.com/haber.asp?id=139850&cat=220&dt=2009/04/10

Kenelerin sayısı bu yıl arttımı

Daha erken ortaya çıktılar.

Selçuk Üniversitesi Veteriner Fakültesi Parazitoloji Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Bilal Dik, küresel ısınma nedeniyle bu yıl kenelerin daha erken ortaya çıktığını belirtti.

Prof. Dr. Dik, keneyle mücadelede önemli eksikler olduğunu, kene görülen yerlerde özellikle belediyelerin bilinçsizce ilaçlama yaptıklarını öne sürdü.

Bu ilaçlamaların, kenenin doğal düşmanları olan böcekleri de öldürebildiğini dile getiren Prof. Dr. Dik, bu nedenle, keneye karşı verilen mücadelede bilim adamlarının önerilerinin göz önünde bulundurularak, ilaçlama çalışmalarının yürütülmesi gerektiğini vurguladı.

Ancak bugüne kadar yapılan çalışmalarda, kene konusunda uzman bilim adamların görüşlerine yeteri kadar başvurulmadığını veya bilim adamlarının görüşlerinin yetirince dikkate alınmadığını savunan Prof. Dr. Dik, şunları kaydetti:

”Küresel ısınma nedeniyle bu yıl kenelerin daha erken ortaya çıktığı bir gerçek. Çünkü kene sıcağı sever. Örneğin geçtiğimiz yıllarda keneler mayıs ayında yoğun şekilde görülüyorsa, bu yıl havalar erken ısındığı için nisan ayında görülmeye başlandı. Bugün üzerinde en fazla durulan konu, kenelerin sayısının geçtiğimiz yıllara göre artıp artmadığı… Türkiye’de sistemli bir kene taraması yapılamadığı için, ‘Önce ne kadar kene vardı, şimdi sayıları arttı mı?’, bunu bilemiyoruz. Tek bildiğimiz şey, Sağlık, Tarım ve Köyişleri, Çevre ve Orman ile İçişleri Bakanlıklarının iyi bir ortak organizasyonla, bilim adamlarıyla birlikte kapsamlı bir keneyle mücadele programı uygulamaları gerektiğidir. Bu organizasyon maalesef bugüne kadar başlatılmadı.”

-KENT İNSANI KORKUYOR AMA ASIL TEHLİKE KIRSAL KESİMDE-
Kırım Kongo Kanamalı Ateşi virüsü taşıyan kenelere karşı asıl duyarlı olması gereken kişilerin, tarım ve hayvancılıkla uğraşan kırsal kesimdekiler olduğunu dile getiren Prof. Dr. Dik, ”Bu konuda özellikle duyarlı olması gereken hayvancıların çoğu, hayati riskle karşı karşıya olmalarına rağmen kenelere aldırış etmiyor. Bunun korkusunu yılda birkaç kez kırlara pikniğe giden kent insanı yaşıyor. Keneye karşı büyük riskle karşı karşıya olan kırsal kesim, bu ölümcül virüse ve kenelere karşı bilinçlendirilmelidir” diye konuştu.

AA

http://www.haberturk.com/haber.asp?id=141953&cat=220&dt=2009/04/21

Uzun ve sağlıklı bir yaşam için

Nasıl olur da kemik erimesi, kalp hastalıkları, artrit ve bu­nama gibi rahatsızlıkları yaşlanmanın birer parçası olarak düşünmemiz gerektiği söylenebilir? Başka bir deyişle bu has­talıkların normal karşılanması nasıl beklenebilir? Bu kabulediş, hiçbir bilimsel dayanağı olmadan kendi kendini keha­netlerle besleyen bir mit haline gelir. Evet, hepimiz bir gün öleceğiz. Ancak o zamana kadar aktif, canlı, üretken ve sağ­lıklı kalmamamız için bir neden yok. Yaşlanmak, hastalıklı ve düşkün olmak anlamına gelmez.

Bedeninizin yaşlanmasını hastalıklı hale getiren şey yılla­rın geçmesi değil, pişmiş ve işlenmiş yiyeceklerin yenmesi sonucunda hücrelerinizin aç kalmasıdır. Bu türlü yiyecekler yaşamınızdan çalar ve siz beden fonksiyonlarımzm etkin bir şekilde çalışması için ihtiyacınız olan şeyleri uzun bir süre boyunca alamazsınız. Kısacası bu yiyecekler bedeninizin kimyasını yüksek derecede asidik yapar.

Mükemmel bir süzme olayı gerçekleştiren karaciğer ve böbrekler, kaslardan ve sinir hücrelerinden asidi çeken kalsi­yum, magnezyum, potasyum ve sodyumu bu sürece katmaya çalışırlar. İnsan bedeni esnekliği sayesinde genç yaşlarda bu beslenme şeklinin üstesinden gelebilir gibi görünmektedir. Ancak ilerleyen yaşlarda tehlike çanları çalar ve çeşitli fiziksel rahatsızlıklarla mücadele eden bir yetişkin haline gelinir.

Bu bedenimizin içindeki yapı yüzünden zorlanmayacağı anlamına gelmez. Birçok beslenme ve sağlık uzmanı, düzgün bir yaşam tarzı sürdürüldüğü takdirde, 20 yaşındayken sağ­lıklı olan hiç kimsenin 70 yaşından önce ölmemesi gerektiği­ne inanır. Böyle olduğu takdirde bu kişilerin aynı sağlıkla 140′ıncı doğum günlerini de kutlamaları gerekir. Neden ol­masın? Bir Amerikan erkeğinin 72 yıl, bir Rus erkeğinin ise 52 yıl yaşamayı ummasmı kabul etmek normal görünüyor. Oysa günümüzün kabul edilmiş verileri, bu yaşlarm limit ol­duğu ya da daha uzun yaşamayacağımız anlamına gelmez.

Sadece gerontologlar* değil, son demografi grafikleri de aynı şeyi söylüyor. Amerikalılar üç yıl daha uzun yaşamaya başladılar bile. Son zamanlarda bir araştırma yapan Nü­fus Bürosu’nun (Population Reference Bureau) sözcüsün­den öğrendiğime göre, şu anda 100 yaşında ve üzerinde el­li iki bin Amerikalı var. 21. yüzyılın ortalarına doğru asırlık insan sayısının bir milyonu bulması bekleniyor. İnsan be­deninin 100′üncü doğum gününü kutlamadan önce pes et­meye niyeti olmadığına dair kanıtlarımız var. Şimdi sorula­cak soru şu olabilir: O yaşa kadar nasıl üretken, verimli ve sağlıklı bir yaşam sürebiliriz? 105 yaşma gelip de tüplerle, kablolarla, solunum cihazıyla yaşayan kişilerin gençlik pı­narı akmıyor artık. Sağlıklı yaşlanmanın sırrı farmakolojik ve tıbbi müdahalelerde ya da egzotik simyagerlerin elinde gizli değil elbette. Bu sır tabağımıza koyduğumuz yemekte gizli!

Doğanın bize sunduğu sadece sebze, meyve, tohum, tahıl ve hububat yeme planını kabul ettiğimizde, doğanın ileriki yaşlarımızda bize vermeye niyetlendiği nimetlerden faydala­nabileceğiz. Doğal olmayan beslenme şeklini reddettiğimiz­de, zarafetle yaşlanmaya ve bilgelik kazanmaya başlayaca­ğız. Bir asrı devirmiş insanlar, 20 yaşlarındaki halleriyle kıyaslandığında daha canlı, daha keskin zekâlı ve çevrelerini aydınlatır nitelikte olacaklardır.

Genç bir insanın yaşlanma korkusu gibi bir düşüncesi yoktur; ancak kendinden büyüklerindeki yaşlanma belirtile­rini anlar ve onlara saygı duyar. Büyükler kendilerini isten­meyen ve işe yaramaz hissetmezler, çünkü fiziksel ve akıl sağlıkları yerindedir.
Gelecekte kuvvetten düşmüş, kronik hastalıklara sahip ve kapasitesi azalmış insanlar olma fikriyle yaşamaya nasıl de­vam edebileceğiz? Devam edebileceğiz, çünkü yirmi birinci yüzyılda, Hipokrat beslenme ve yaşam tarzı her geçen gün biraz daha çok sayıda kişiyi kucaklıyor. Değişim, hücrelerimizin oksijen ve enzimle beslenmesini, hücrelerimizle doku­larımızın biyoelektriksel güçle asidik enkazdan temizlenme­sini sağlayacaktır. Böylece bağışıklık ve sindirim sistemleri­miz düzgün ve güçlü bir şekilde sonsuza dek çalışabilecektir. Bedenin biyolojik gereksinimleri açısından şımarması, ger­çek bir gençlik iksiridir.
Bu haber, giderek büyüyen yaşlanma endüstrisi için bu ol­dukça kötü bir haberdir. Çünkü yaşlanma endüstrisi, doğan bebeklerin bir gün yaşlanarak kuvvetten düşecekleri günü bekler.

Ancak bu haber sizin için harika bir haberdir.

Yaşlanma: seksen üç yaşındaki ikiz kardeşlerin karşılaştırmalı öyküsü
Harry ve Thomas Bromley adlı aynı yumurta ikizi beyler, ilgilerini cezbeden Hipokrat’m bir süre konuğu oldular. Yir­mili yaşlarında onları ayırt etmek oldukça güç olsa da, farklı yaşam tarzlarından dolayı ilerleyen yaşlarmda meydana ge­len fizyolojik değişimler, onları farklı görünümlere sahip iki insan haline getirmiş.

Geçen altmış yıl boyunca, Harry sağlıklı olma bilinciyle, vejetaryen bir yaşam tarzını seçmiş. Yoga yapmış ve günde 3 ila 7 km arası yürümüş, nefes egzersizi yapmış ve yüzmüş. Bunun yanı sıra verimli bir kişiliği ve hareketli bir sosyal ya­şamı olan Harry, flört ederek ve ara sıra dansa giderek her gününün tadını çıkarmış. (Şakayla, altmışlarında ama kendi­sine ayak uydurabilecek kadınlar bulmanın zorluğundan bahsediyor.) Harry, yaşamayı seviyor.

Thomas ise tam bir abur-cubur tüketicisi olarak yaşamış. Yaşamı hamburger, pizza, et, kola ve patatese dayanıyor. Gö­rünümü derseniz, biyolojik olarak uzun süre düzgün beslenememenin güzel bir örneği. Kilosu oldukça fazla, hareketsiz ve kronik kalp rahatsızlıklarından şikâyetçi.

Bu iki kardeş arasında sözünü ettiğimiz bütün o görünümsel farklılıklar aslında mantalitelerindeki farktan kay­naklanıyordu. Harry hareketli, canlı, parlak, enerjik, kitap kurdu, iyi bir hatip ve kendi yaşının yarısındaki bir insan­daki mantıksal görüye sahip biriydi. Thomas ise son derece unutkan, özgüveni eksik ve kardeşine bağımlı yaşayan bi­riydi.

Hipokrat’ın tarihinde ilk kez bu kadar dikkat çeken farlılık görüyorduk. Harry, uzun yaşam için belirlenen beslen­me şekline bağlı biri ve gurur verici bir örnek olarak dur­maktaydı. Thomas’a gelince… Besleyici değeri olmayan, bol yağ ve kolesterol içeren; fazlasıyla işlenmiş, şekerli, tuzlu abur cubur yiyeceklere dayalı tipik Amerikan tarzı beslen­menin örneği olarak gösterilen bir afiş modeli gibi durmak­taydı.

Stres periodontal hastalığı da tetikliyor

Yapılan son araştırmalar olumsuz olayların, psikolojik faktörlerin periodontal hastalığa yakalanma riskini arttırdığını gösteriyor.
Çağımızın hastalığı olan stres çoğu zaman hayatımızı çekilmez hale getirirken birçok hastalığı da beraberinde getirmektedir. Yapılan son araştırmalar bir çok hastalıkla ilişkilendirilen stresin periodontalığı da etkilediğini göstermektedir.

Stress, depresyon, yalnızlığın periodontal hastalıkla ilişkilendirildiğini belirten Diş HekimiMehmet Zahid Kazandı stresli olunan zamanlar da vücut tarafından üretilen cortisol adlı hormonun arttığını ve vücuttaki bağışıklık sisteminin düşmesinden dolayı da periodontal hastalığın görülebildiğini söylüyor.

Bunun yanında stres sahibi olan bireylerde sigara içme, düzensiz beslenme günlük ağız bakımını yerine getirmeme gibi peridontal hastalığa neden olabilecek alışkanlıklarında sıkça görülmesi bu hastalığa yakalanma risklerini arttırmaktadır.
Peridontal hastalığa yakalanma riskini arttıran sebepleri Diş Hekimi Mehmet Zahid Kazandı sıraladı;

• Sigara kullanımı ya da tütün çiğneme
• Genetik faktörler
• Diabet gibi sistematik rahatsızlıklar
• Doğum kontrol hapları, anti-depresanlar, kalp ilaçları
• Tam oturmayan köprüler
• Zarar görmüş dolgular
• Hormonel değişiklikler
• Diş sıkma veya Gıcırdatma
• Kötü beslenme

Periodontal hastalığı önlemek için;
Periodontal hastalığın önlenmesinde en önemli görev kişinin kendisine düşmektedir. Bunun için ise, günlük ağız bakımı işlemleri ile (diş fırçalama ve diş ipliği kullanma) bakteriyel diş plağının uzaklaştırılmalıdır. Bunun yanında diş hekimine yapacağınız düzenli ziyaretler günlük ağız bakımı sırasında ulaşamadığınız ve yeterince temizleyemediğiniz yerlerin de temizlenmesini sağlayacaktır.

Bazı durumlar da bireyler de periodontla hastalığın belirtileri görülmez. Böyle bir durumla karşılaşmamak için düzenli olarak diş hekimini ziyaret etmeli ve dengeli beslenmelisiniz. Aksi taktirde periodontal hastalık ilerlemiş.

Dişlere bahar temizliği

Havaların giderek ısınmasıyla beraber bahar kendini iyiden iyiye hissettirmeye başladı. Kışın soğuk ve güneşsiz hali yavaşça yerini yazın sıcak ve sevimli yüzüne bırakırken ısınan havalar yaz hazırlıklarını hızlandırdı. Yaza daha formda daha zinde girmek isteyenler birer birer kendilerine çeki düzen vermeye başladılar. Kışın yediklerimizin de etkisiyle yeterince dikkat etmediğimiz ağız ve diş sağlığımıza özen göstermenin tam zamanı olduğunu belirten Diş Hekimi Mehmet Zahid Kazandı yaza güzel dişlerle girmek için önerilerde bulunuyor.

Diş taşlarına elveda deyin
Diş hekimlerinin kalkülüs olarak adlandırdığı diş taşları, tükürüğünüzdeki mineraller ve dişlerde oluşan bakteri plakları tarafından meydana gelirler. Düzenli olarak temizlenmeyen diş taşları görsel olarak kötü bir görünümün yanı sıra diş eti iltihabı ve periodontit gibi diş eti hastalıklarına da neden olurlar.

Diş taşlarını önlemek için ise yapılması gerekenlerin oldukça basit olduğunu belirten Diş Hekimi Mehmet Zahid Kazandı bunun kısaca düzenli ağız bakımı dediğimiz günde iki defa dişleri fırçalama ve diş ipi kullanımı olduğunu beliritiyor. Bunun yanında düzenli olarak diş hekiminin yapacağı diş taşı temizliğinde ise diş fırçasıyla bireylerin temizleyemediği yerlerin temizlendiğini, hem görsel olarak sigara, kahve ve çay gibi dişlerde lekelere neden olan besinlerin lekelerini temizleyip daha temiz ve güzel bir görünüm oluşmasına olanak sağlarken aynı zaman da diş eti hastalıklarının oluşumunu da engeller.

Daha beyaz dişler
Dişlerdeki çeşitli nedenlerden dolayı meydana gelen renkleşme bir çoğumuzun sorunudur. Ayna ya baktığımız zaman daha sağlıklı daha beyaz dişlerle gülümsemek ise sanıldığı kadar zor değil. Diş beyazlatma denilen işlemle çok kolay ve ağrısız bir şekilde dişlerin 6-8 tonda açılabildiğini belirten Diş Hekimi Mehmet Zahid Kazandı bize diş beyazlatma hakkında bilgi verdi;
“Son yıllarda hem avrupa ve amerika da hem de ülkemizde oldukça rağbet edilen bir tedavi ve estetik yöntemi olan diş beyazlatma işlemi ev veya ofis tipi olmak üzere iki farklı şekilde yapılmaktadır. Diş beyazlatma işlemi uygulanmadan önce ağız ve dişler çok ciddi bakımdan geçerler. Diş taşları, dişlerdeki plaklar, lekeler ve kısmi diş eti tedavisi yapılır. Bu beyazlatmadan en iyi sonucu almanın ilk adımıdır. Daha sonra kişinin tercihine göre ev veya ofis beyazlatma yöntemlerinden birini seçerek beyazlatma işlemi gerçekleşir. “

İki çeşit diş beyazlatma yöntemi vardır
Ev Tipi Diş Beyazlatma yöntemi; Diş hekiminizin verdiği talimatlara göre ağzınızın ölçülerine uygun olarak hazırladığı şeffaf plağı ve özel bir beyazlatma jeliyle beraber siz uygularsınız. Diş hekiminizin verdiği şeffaf plağın içine koyacağınız özel ağartma jelini günde birkaç saat dişlerin üzerine takmanız dişlerinizin beyazlaması için yeterlidir.

Ofis Tipi Diş Beyazlatma yöntemi; Bu diş beyazlatma işlemi bir diş hekimi gözetimin de bir diş kliniğinde gerçekleştirilmelidir. Ofis tipi diş beyazlatma yönteminde kullanılan maddenin daha etken olmasından dolayı dişler de ev tipine göre daha kısa süre de istenilen beyazlığı elde etmek mümkündür.

Dişleriniz gelinliğiniz kadar beyaz olsun

Havaların ısınmasıyla birlikte evlenecek çiftler bir bir nikah tarihi alırken bir taraftan da düğünlerinde kusursuz bir gülüşe sahip olmak isteyenler diş hekimleriyle görüşüp daha beyaz bir gülüşe sahip olmak için tedavi oluyorlar.
Diş Hekimi Onur Öztürk estetik diş hekimliğindeki son teknolojilerinden yararlanıp daha beyaz ve daha güzel bir gülüşe sahip olan gelin ve damat adaylarının nikah masasında beyaz bir gülümsemeyle ‘evet’ demenin mutluluğunu yaşadıklarını belirtiyor ve bize bu yöntemler hakkında kısaca bilgi veriyor.

Evlenecek olan çiftlerin en çok tercih ettiği tedavi yöntemi nedir?
Evlenecek çiftler arasında en çok tercih edilen yöntem diş beyazlatma yöntemidir. Bu yöntem aslında diğer restoratif metotlara göre daha ekonomik ve zahmetsiz olarak gerçekleştirilebilen bir tedavi yöntemidir. Bu yöntemde dişlerin yüzeyindeki gözenekli mine yapısında oluşan renkli, organik ve inorganik maddelerin diş beyazlatma jelleri ile giderilir. Evde ve klinikte olmak üzere iki farklı şekilde gerçekleştirilebilen bu yöntem sayesinde dişlerde 4-6 ton arasıdan bir açılma meydana gelir. Klinikte gerçekleştirilen diş beyazlatma işlemi bir saat kadar kısa bir sürede gerçekleştirilirken evde yapılan diş beyazlatma işleminde kullanılan jelin derişiminin biraz daha az olmasından dolayı biraz daha uzun süre de gerçekleştirilir. Evde yapılan diş beyazlatma işleminde hastaya diş hekimi tarafından hastanın dişlerinin ölçüsüne göre verilen kalıplar ve jeller hasta tarafından günde 4-8 saat arasında takılarak gerçekleştirilir.

Hangisi daha İyi?
İki yöntemde diş hekimleri tarafından tavsiye edilmekte ve kullanılmaktadır. Bazı durumlar da ise dişlerin beyazlaması için her iki yönteminde kombine bir şekilde kullanılması gerekmektedir. Ancak hangi yöntemin sizin için daha uygun olduğuna yine diş hekiminiz karar vermelidir.

Beyazlatma işlemi dişlere zarar verir mi?
Diş beyazlatma işleminin bir diş hekimi tarafından yapılması durumunda dişlere ya da dişetlerine zarar vermediği yapılan araştırmalar da ispatlanmıştır.

Dişlerinin yapısından, şeklinden memnun olmayanlara diş hekimleri ne öneriyor?
Eğer kişi dişlerinin aralıklı olmasından, küçük olmasından kısacası yapısından ve şeklinden memnun değilse onlara porselen laminate vener denilen ince porselen yaprakları önerilir. Estetik diş hekimliğin de kullanılan son teknolji diyebileceğimiz porselen yapraklar sayesinde dişlerinin yapısı yüzünden gülemeyen, gülüşünü gizlemek zorunda kalanlar bile 4-6 gün gibi kısa bir süre de kusursuz gülüşe sahip olabiliyorlar.